Bir önceki yazıda kadın ultrakoşucuların dayanıklılığa dair yerleşik kabulleri nasıl zorlamaya başladığını yazmıştım. Bu yazıda ise başka bir sorunun peşindeyim: Spor bilimleri, kadınların ultra dayanıklılık performanslarını gerçekten anlayabilecek bilgiye sahip mi? 

Bu yazıda, uzun bir analiz yerine soruları doğrudan bir spor bilimcinin bilgi ve deneyimi üzerinden tartışmayı tercih ettim. Çünkü kadınların ultra dayanıklılık performanslarına dair asıl mesele yalnızca kimin kazandığı değil; spor bilimlerinin insan bedenini nasıl okuduğu, neyi açıklayabildiği ve hangi alanlarda hâlâ sınırlı kaldığıyla ilgili görünüyor. Yarış süreleri uzadıkça değişen performans farklarının nasıl yorumlandığını, Rachel Entrekin’in Cocodona zaferinin spor bilimi açısından ne anlama geldiğini ve kadın ultra sporcular üzerine artacak araştırmaların antrenmandan toparlanmaya kadar sahada neyi dönüştürebileceğini, antrenman ve hareket alanında çalışmalar yürüten spor bilimci Ayşe Kin İşler’e sordum.

Spor bilimleri uzun yıllar boyunca dayanıklılığı nasıl tanımladı? Kadın sporcuların yükselen performansı bu bilgiyi yeniden düşündürüyor mu?

Büyük ölçüde erkek bedeni üzerinden tanımladı. Erkekler ortalama olarak maksimal oksijen tüketimi, kas kütlesi, hemoglobin düzeyi ve mutlak güç üretimi açısından avantajlı olduğu için sprintten maratona kadar hız ve güç gerektiren yarışlarda belirgin biçimde önde yer aldı. Ancak yarış süresi uzayıp egzersiz şiddeti düştükçe performansı belirleyen faktörler değişmeye başlıyor. Bu sebeple mesafe arttıkça kadın ve erkek arasındaki performans farkının azalması dikkat çekiyor. Bu durum, dayanıklılığı yalnızca maksimal güç ve aerobik kapasite üzerinden açıklayan geleneksel performans anlayışının sınırlarını görünür hale getiriyor. 

Araştırmalarda ve sporcuların deneyimlerinde görüyoruz ki ultra dayanıklılık yarışlarında yalnızca hız değil; enerji yönetimi ve yorgunluk direnci de belirleyici hale geliyor. Spor bilimi bunu nasıl açıklıyor?

Araştırmalar, kadınların uzun süreli egzersiz sırasında yağ oksidasyonunu daha fazla kullanabildiğini ve glikojen depolarını daha ekonomik tüketebildiğini gösteriyor. Bu durum enerji tükenmesini geciktirebilir. Özellikle 100 mil ve üzeri yarışlarda performansı belirleyen şey bazen ne kadar hızlı olduğunuzdan çok, enerjinizi ne kadar sürdürülebilir kullandığınız oluyor.

Bunun yanında bazı çalışmalar kadınların uzun süreli submaksimal egzersizlerde daha düşük nöromüsküler yorgunluk geliştirebildiğini öne sürüyor. Ultra maratonlarda temel meselelerden biri de saatler hatta günler boyunca oluşan kümülatif kas hasarını yönetebilmek. Yani ultra dayanıklılıkta performans yalnızca hızla değil; yorgunluğu, ağrıyı ve fiziksel yükü ne kadar yönetebildiğinizle de ilişkili.

Ayrıca yarış süresi uzayıp tempo düştükçe, kısa ve orta mesafelerde belirleyici olan bazı fizyolojik avantajların etkisi azalabiliyor. Örneğin yüksek hızlarda önemli olan maksimal güç üretimi, anaerobik kapasite ve patlayıcı kuvvet gibi özellikler; çok uzun süreli ve daha düşük tempolu yarışlarda performansı tek başına açıklamaya yetmiyor. Bu nedenle ultra dayanıklılık yarışlarında enerji kullanım verimliliği, tempo yönetimi ve yorgunluk direnci daha belirleyici hale gelebiliyor.

Bilimsel araştırmalarda, kadın ve erkek sporcuların yarış stratejileri ve tempo yönetimleri arasında farklar olduğuna dair veriler var mı? 

Evet, bazı araştırmalar kadın sporcuların yarış temposunu daha dengeli dağıtma eğiliminde olduğunu ve yarışa aşırı hızlı başlama olasılıklarının daha düşük olabileceğini gösteriyor. Ultra dayanıklılık yarışlarında yanlış tempo seçimi ciddi performans kayıplarına yol açabildiği için, daha kontrollü tempo stratejileri önemli avantaj sağlayabiliyor. Özellikle çok uzun yarışlarda başlangıç temposunun doğru ayarlanması, enerji kullanımını ve yorgunluk birikimini doğrudan etkiliyor.

Bunun yanında ultra yarışların düşük hızlarda ve çok uzun sürelerde gerçekleşmesi de önemli. Kısa ve orta mesafelerde performansı daha fazla etkileyen patlayıcı kuvvet, yüksek güç üretimi ve anaerobik kapasite gibi özellikler; ultra dayanıklılık yarışlarında daha az belirleyici hale gelebiliyor. Buna karşılık enerji yönetimi, tempo kontrolü, karar verme ve uzun süreli fiziksel yükü sürdürebilme kapasitesi daha fazla önem kazanıyor.

Kadın ultra sporcular üzerine daha fazla araştırma yapılması spor bilimleri ve kadın sporcular için neyi değiştirebilir?

Hem spor bilimlerindeki önemli bir bilgi boşluğunu görünür hale getirebilir hem de kadın sporculara yönelik uygulamaları dönüştürebilir. Ultra dayanıklılık sporlarında kadınlara özgü fizyolojik, hormonal ve biyomekanik özelliklerin daha iyi anlaşılması; antrenman planlamasından toparlanmaya, beslenmeden yarış stratejilerine kadar birçok alanı değiştirebilir.

Özellikle menstrüel döngünün farklı fazlarının performans, termoregülasyon, algılanan zorluk, uyku ve toparlanma üzerindeki etkileri daha net ortaya konabilir. Bu sayede antrenman yüklenmeleri döngü fazlarına göre daha bilinçli şekilde düzenlenebilir. Benzer şekilde kadın sporcuların yorgunluk direnci, kas hasarı yanıtı ve dayanıklılık adaptasyonları hakkında elde edilecek yeni veriler, ultra mesafe antrenmanlarının hacim ve şiddet dağılımını da değiştirebilir.

Toparlanma ve beslenme alanlarında da önemli dönüşümler olabilir. Kadınların kas hasarı, bağ dokusu özellikleri, enerji eksikliği riski ve hormonal değişimlere verdikleri yanıtların daha iyi anlaşılması; yaralanma riskini azaltan ve uzun vadeli performansı destekleyen toparlanma protokollerinin geliştirilmesine katkı sunabilir. Özellikle düşük enerji kullanılabilirliği riski kadın dayanıklılık sporcuları açısından kritik bir konu. Bunun yanında kadınların yağ oksidasyonu kapasitesi, karbonhidrat kullanımı, demir metabolizması ve gastrointestinal toleransı gibi alanlardaki farklılıkların daha ayrıntılı incelenmesi; yarış sırasında beslenme ve sıvı-elektrolit stratejilerinin daha etkili biçimde kişiselleştirilmesini sağlayabilir.

Daha geniş ölçekte ise bu araştırmalar yalnızca performansı artırmakla kalmayıp, kadın sporcuların uzun vadeli sağlıklarını ve spordaki sürdürülebilir kariyerlerini destekleyebilir.

Ayşe hocanın yanıtları bana, bu tartışmanın yalnızca performansla ilgili olmadığını yeniden düşündürdü. Mesele kadınların “erkeklere yaklaşması” değil; spor bilimlerinin insan performansını uzun yıllar boyunca eksik bir yerden okumuş olması. Kadın sporcuların bedenleri ve deneyimleri uzun süre spor bilimlerinin merkezinde yer almadı. Sahada toplumsal cinsiyet eşitliğini konuşurken, bilginin kendisindeki eşitsizlikleri de konuşmak gerekiyor. Kadın sporcular için daha adil bir spor ortamı, kadınlara dair daha adil bir bilgi üretiminden ayrı düşünülemez.

Ayşe Kin İşler, Profesör. Hacettepe Üniversitesi, Spor Bilimleri Fakültesi, Egzersiz ve Spor Bilimleri Bölümü, Hareket ve Antrenman ABD

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir